Sensiz geçen bir yılın ardından…

Ne kadar zormuş; senin her an kalbimde, beynimin içinde olduğunu bilmeme rağmen seninle konuşamamak, sana dokunamamak, sana sarılamamak… senden ayrılmak zorunda kaldığım o 5 Ocak sabahından beri… İyi ki rüyalarım vardı bu son bir yıl içinde, benimle iletişime geçebildiğin. İkimiz de biliyorduk, rüyaların ne anlama geldiğini. Unutmadığına seviniyorum birtanem. Farkındayım, her an benim yanıbaşımdasın, aslında öyle çok uzaklara da gitmiş değilsin. Ve bana yardım etmeye, destek olmaya devam ediyorsun. Sen 19 sene önce benim hayat ışığım olmuştun ve öyle olmaya devam ediyorsun.

Sen boyut değiştirdikten sonra bu dünyada yaşamaya devam etmek zorunda kalmak ne kadar zormuş. Korkunç bir boşluk etrafımı sarmış iken, zaman tüm ağırlığı ile omuzlarıma çöküverdi. Nefes almakta zorlandığım uzun gecelerim oldu. Ama bir şekilde sen yardımcı oldun, güç verdin, bu gezegendeki zamanımı doldurmam için. En azından sana bir sene daha yaklaşmış oldum…

Aslında 2018 yılına biraz olsun umutla başlamıştık. Sen gözlerini ara sıra açabiliyordun. Beni duyduğunu biliyordum. Çok iyi hatırlıyorum; 4 Ocak günü akşamüstü başucunda seninle konuşurken, iyileştiğinde nasıl Tunalı’ya ineceğimizi, çok sevdiğin Dalyan balıkçısında yedikten sonra Cafe des Cafes’de birer kahve içeceğimizi, belki uğramadan edemediğin Mark’s & Spencer’da alışveriş edeceğimizi anlatırken; gözlerinden iki damla gözyaşı süzülüvermişti. Şimdi anlıyorum ki bunlar veda gözyaşları imiş…Yanıbaşındaki hasta bakıcı bile şaşırmıştı bu duruma. Ama ben biliyordum, senin etrafındaki herşeyin farkında olduğunu canım sevgilim, biricik eşim, Nazlıcığım. Senin çok bilmiş doktor arkadaşların inanmasa da….

Ne kadar çok şeyimiz vardı daha birlikte yapacağımız, seyredeceğimiz filmler, gideceğimiz ülkeler… Neden böyle bir yaşam planını seçtiğini anlamakta zorluk çekiyorum. Ama biliyorum ki sen herşeyin en iyisine karar verebilecek güçtesin.  Seni çok özlüyorum birtanem. Sabretmekten başka çarem yok, sana tekrar kavuşmak için, biliyorum…

abant picture

Son bayramımız…bir veda gezisi Çeşme’ye…

Biricik sevgilim, hayat ışığım Nazlıcığım; geçen sene bu zamanlar, Temmuz ayının ilk haftasından itibaren yaşamağa başladığımız kabus günlerdeydik. Bir yanda karaciğerinde 9.5 cm ye ulaştığı söylenen tümör; öte yanda ABD’ye gönderilen doku örneklerine göre tavsiye edilen ilacın verdiği umut… ve yine büyük umutlarla gittiğimiz Bahçelievler’deki biyoenerji seansları… Ölüm ve Sen o kadar birbirine yakışmayan kelimelerdi ki aklıma bile getirmek istemiyordum. O kadar güçlü idin ki gözümde “Nazlıcığım bunu da atlatacaktır” diyordum.

Ağustos ortalarıydı, “Bayramda Çeşme’ye gidelim, Ilıca Otel’de kalırız” dedin. Özlemiştin o çok sevdiğin Boyalık Sitesi’ndeki evini. Önceki sene de gidememiştik seni fazla yormamak için. Ben de sevindim, umutlarımızı tazeleriz, Ankara’nın boğucu havasından biraz kurtuluruz diye düşündüm.

Yeni bir umut olan ilacını da yanımıza alıp yola koyulduk. Çok mutluydun. “Yeneceğim ben bu hastalığı yeni ilaçla” diyordun. Otele vardığımızda bir de ne görelim; senin celladın, doktorun Hakan Akbulut da aynı otelde. O bizi görmemişti. Sen de konuşmak istememiştin adamla. Ama canın biraz sıkılmıştı, onu görünce.

Ne güzel vakit geçirmiştik o kısacık bir haftada. Ne kadar mutlu ve umutluydun. Sevgili anneciğinle yıllar önce Ilıca Otel’e ne kadar çok geldiğinizden bahsetmiştin, özellikle Türk hamamına. Dolaştık her tarafını, anılarını tazeledin. Çok sevdiğin Çeşme’nin denizinde yüzdün, başında bonenle. Özgürce yüzdün, yüzdün. Açılma fazla dedim, açıldın. Ne iyi yapmışsın…Hep benden önce inerdin kahvaltıya, “yavaşsın, yavaş” derdin bana. Neden hep bu kadar hızlı oldun Nazlıcığım, birtanem, sevgilim… Beni bıraktın buralarda ve gittin…

Bu senin veda gezinmiş Çeşme’ye, bilemedim. Evini de görmek istedin. Gittik, çok sevdiğin balkonunda biraz oturduk. Özlemiştin evini, o güzel yaz günlerini, gecelerini…Ama umutluyduk, yenecektin bu hastalığı…

Yine çok sevdiğin Aysel hocanı da ziyaret etmek, görmek istedin. Gittik. Ne çok sevinmiştin onu görünce… Seni öz kızı gibi görürdü, sen de onu annen…Epey üzgündün;  çok sevdiğin baban ve oğlunun son aylardaki tutumlarından.. Aysel hoca “üzülme kızım, bunlar da geçer” diyordu, seni teselli etmek isterken…Ferda hocan da Çeşme’de idi.  Senin favori yerlerinden olan Reyhan pastanesinde buluşup, ne güzel sohbet etmiştik, geç saatlere kadar…

Ne kadar mutlu ve umutluyduk Ankara’ya arabamızla geri dönerken. İkimiz birlikteyken her türlü zorluğu yeneceğimize o kadar çok inanmıştık ki….O güne kadar hep öyle olmuştu zaten…Ama bilemedim; bunun son bayramımız olduğunu…O kadar çaresiz ve yalnızım ki canım Nazlıcığım sen yok iken yanımda…Seni hergün daha fazla özlüyorum…”Beni fazla bekletme orada” demiştin geçen sene Ebru ile sohbet ederken… Ama nasıl olacak bilmiyorum, sana bir an evvel kavuşmak…

 

 

Özleyiş; umutsuz bir çığlık!

Nazlıcığım, birtanem, hayat ışığım, sensiz geçen ilk bayram günü… O kadar ıssız kaldım ki sen gidince; o kadar yetersiz kalıyor ki etrafımdaki o güzel insanlar bana yardım etmek için çırpınan… Bir tek sen beni anlardın, konuşmasak bile…

Geçen sene tam bu günlerde Ebuş’un ile birlikte Big Chefs’de otururken, ne güzel bir karar vermiştin bayramda Çanakkale’de olmak için. Gördüğümüz en son düşümüz oldu bu seyahat birtanem. Sevgili Güven’i ziyaret, onunla geçirdiğimiz güzel saatler…. Kordon’da yediğimiz o çok sevdiğin balıklar… Abide’yi görmek isteyişin – meğerse son kez olacakmış, bilemedim sevgilim – ve arabalı vapurla Kilitbahir’e geçişimiz… dolmuş beklerken oturup çayımızı içtiğimiz o boğaza karşı çay bahçesi… sonra büyük bir mutlulukla Abide önünde resimlerimizi çekişimiz… gün batarken mutluluk içinde otelimize dönüşümüz… hepsi artık cennetteki düşler bahçesinde kaldı.

Kaldığımız Kolin oteli de çok sevmiştin. Hep “ne iyi yaptık da geldik!” demiştin otelde geçirdiğimiz o son mutluluk anlarında. Sanki zaman durmuştu, sanki bu mutluluğumuz sonsuza kadar sürecek gibiydi, o parlak güneşin altında uzanmışken şezlongumuzda. Cennette gibiydik sen ve ben… Sonra yürümek istemiştin boğaz boyunca, gemileri saymıştık boğazdan geçen, elele tutuşmuştuk birbirimizi sonsuza dek bırakmama adına, bir bankta otururken. Çayı çok severdin, kalkıp bir çay bahçesi aramıştık etrafta. Bulmuştuk. Ne güzeldi, sesin kulaklarımda, nefesin tenimde, elin avuçlarımda… Bir mucizeyi yaşıyormuşum da farkında değilmişim.

Nereden bilebilirdik ki, büyük bir umut ve mutluluk içinde Ankara’ya dönerken, kara bulutların bizi beklediğini. Seni o kadar çok özlüyorum ki Nazlıcığım. Biliyorum beni bırakmadın, zaman zaman sesini duyuyorum yarı uyanık haldeyken, bana ” Muri… Muri..” diye seslenen. Senden sonra yaşamın bir anlamı kalmadı benim için. Bu bedeni taşımaktan o kadar yoruldum ki. Çok mu gerekli bu hayatı zorla sürdürmek. Biliyorsun Anthony Bourdain da senin tarafa geçti. Severdin o adamı. Ne çok programını seyretmiştik beraber.

İçimdeki özlem o kadar acı veriyor ki bana bazen nefes alamayacak hale geliyorum. Herkes alışırsın diyor ama bilmiyorlar ki sensizliğe alışmak benim için imkansız. Bunu en iyi sen bilirsin birtanem. Bir an önce yanına gelmek istiyorum ama nasıl olacağını bilmiyorum. Bu konuda bana yardımcı olmanı bekliyorum. Seninle olmak istiyorum en kısa zamanda…

Muri’n

 

 

Sen hiç gitmedin ki…

Biricik sevgilim, hayat ışığım, sana dokunamasam, nefesini yüzümde, sesini kulağımda işitemesem bile; hep yanıbaşımda olduğunu biliyorum. Her ne kadar dayanılmaz seviyeye gelse de özlemin, sonunda tekrar kavuşacağımıza eminim. “Beni fazla bekletme!” demiştin gitmeden önce, unutmadım…

Bugün 19 Mayıs, senin çok değer verdiğin gün; sevgili annenin doğum günü. Maalesef bu sene beraber onun mezarını ziyarete gidemedik. Ama senin için özel olan bu günde, çok sevdiğin Güvenin’den muhteşem bir hediye geldi seni sevenlere. Senin 70’li yılların ortasında kaydedilmiş ses bantlarını bulmuş. O harika sesinle söylediğin şarkılar ne büyük bir armağan oldu benim için birtanem…

Biliyorum, şahit oldum yıllar içinde, Selma Güven’in senin hayatında ne kadar önemli bir yer kapladığını. Sırdaşındı, yol göstericindi, halandı, kısaca Güven idi senin için. Görüyorsun, yine yardımını esirgemedi bizlerden, hoş bir seda olarak kalan senin ses kayıtlarını bizlerle paylaştı. Minnettarım…

 

Biricik Sevgilime…

Sensiz geçen ilk Sevgililer Günü… Nazlıcığım, biricik sevgilim, eşim, herşeyim, nereden bilebilirdim, geçen sene o çok sevdiğin Big Chefs’de kutladığımız Sevgililer Gününün bizim için son kez olduğunu. Nasıl unuturum, sonra Seymenler Parkı’ndan elele yürüyerek evimize dönüşümüzü. Ne kadar paha biçilmez anlarmış o anlar…

Seninle konuşmayı, sana sarılmayı, elele yürümeyi o kadar çok özledim ki… Bir yandan da her anımın seninle geçtiğini görüyorum. Daima benimle, kalbimde olduğunu biliyorum. Ve hep böyle kalacaksın, tekrar orada kavuşuncaya kadar.

Tanrı’ya tüm kalbimle şükrediyorum, bu hayatta seninle olma şansını bana verdiği için. Sen benim hayat ışığım, en değerli hediyem oldun ve sonsuza dek de öyle kalacaksın Nazlıcığım.

Sevgililer Günümüz kutlu olsun canım benim. En kısa zamanda sonsuzlukta buluşmayı tüm kalbimle diliyorum. Seni orada fazla  bekletmemeye çalışacağım.

Muri’n

PS.  Nazlıcığım, her Sevgililer Gününde yaptığın gibi, geçen sene sana hediye ettiğim gülü Fakülte’deki odanda kurutup muhafaza etmişsin. Şimdi o gül evimizde, ben hayatta olduğum sürece de benimle birlikte olacak. Sen hiç merak etme, güzeller güzelim. Seni çok, çok seviyorum….

Mutluluk Anlarımızdan…

Ne kadar da güzel gülerdi, sevgilim, aşkım, herşeyim Nazlıcığım…

 

Nazlıcığım’ın bu bakışı dünyalara bedeldi…

 

Sevgili Güner halam ve Münevver (Müniş) nikah şahidimizdi o gün…

 

Çok sevdiği Aysel hocası ve Ferda ablası ile birlikte nikah sonrası…

 

Nazlıcığım iki sevdiği insanla birlikte nikah töreni sonrası…

 

Sevgili oğlu Aydınyavuz ile evimizde, 13 Eylül 2001…

Biz Birlikteyiz Ya Gerisinin Ne Önemi Var

Artık Tanrısal katta karı-koca olmuştuk birbirimizin gözünde. Umurumuzda değildi belediyenin nikah dairesinde bir deftere imza atmışız ya da atmamışız. Nazlıcığım “ne olacak, en fazla üç yıl sonra gider imzamızı atarız” diyordu. Birbirimizi bulmuştuk ya gerisinin hiç önemi yoktu. Gerçek aşkı ve mutluluğu tüm hücrelerimizde hissediyorduk.

Fakat dışımızdaki hayat o kadar kolay değildi. Uzatıldıkça uzatılan mahkeme duruşmaları, bizim ayrılmamız için her türlü çabayı gösteren insanlar ve kendi dar toplumsal değer yargıları içinde bizim sevgimizi anlayamayıp bizden uzak durmaya karar veren arkadaşlar…

Olsun etrafımızdaki yürekli dostlarımız bize yeterdi. Mutluyduk, hem de çok… Sanki yeniden doğmuştuk da hayatı birlikte keşfediyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi hem duygusal hem de zihinsel olarak besliyorduk.

O sıcaklık rekorlarının kırıldığı yaz, 2000 yılının Temmuz ayıydı, Nazlıcığım üzerine titrediği oğlu Aydınyavuz’u bir Avrupa gezisine götürmeye karar verdi. Hep oğlunun Dünya’yı tanımasını, farkındalığının yükselmesini isterdi. Bu nedenle Paris ve Londra gezisinin Aydınyavuz için çok faydalı olacağını düşünmüştü. Gittiler, gezdiler, çok mutlu olarak geri döndüler, anne ve oğul…

Nazlı’mın bir büyük dileği daha vardı. Sevgili oğlu ve benimle aynı çatı altında sevgi dolu bir aile ortamı yaratmak… Bunu çok istemişti. Ama erkek egemen toplumun düşünce kodları ve feodal yapı artığı çağdışı gelenekler, bizim birlikte olmamızı hazmedemeyen etrafımızdaki bazı kişilerin amaçları ile birleşince ne yazık ki hayalini çok kısa bir süre dışında gerçekleştiremedi Nazlıcığım.

Günler haftaları, haftalar ayları takip etti, 2001 yılına geldik. Yaşam o kadar mutluluk dolu geçiyordu ki bizim için, pek umursamıyorduk bile sürüp giden mahkeme duruşmalarını. Yerel mahkeme boşanmama karar vermişti, ama eski karım davayı Yargıtay’a taşıdı. Birkaç ay da öyle geçti.

Aylardan Ağustos olmuştu. İkimizin de daha önce görmediği bir yerlere gitmeye karar verdik. Adrasan’da karar kıldık. Bu gibi durumlarda hep yaptığımız gibi, Sevan Nişanyan’ın Küçük Oteller Kitabı’nı açtık ve gözümüze bir yer kestirdik. “Eviniz” isimli çok şirin bir butik oteldi. Evsahibesi bir İstanbul hanımefendisi, yıllarca Almanya’da yaşamış, Alman olan eşiyle, Behzar hanım. Yatağımızda lavanta çicekleri ile karşılamıştı bizi o kibar hanım. Yine çok şanslı idik, sanki cennete düşmüştük. Geceleri sanki uzanıversek tutabileceğiz gibi duran yıldızların altında, Nazlı’m ile ne hayaller kurmuştuk. O şirin pansiyonun havuz başında, şezlonglarımızda uzanırken. Adrasan’ı, Çıralı’yı, sonradan bir yangında kül olan Kadir’s Tree House Hotel’i, uçsuz bucaksız Olimpos sahilini, hep Nazlı’m ile elele, yeni bir şeyler keşfeden bir çocuğun heyecanıyla yaşamıştık. Daha dün gibi canlı anılarımda hepsi. Şükrediyorum böyle bir mutluluğu yaşadığım için. Iyi ki varsın ve hep oldun ve olacaksın Nazlıcığım.

Ankara’ya dönüşte, Eylül ayının ortaları idi, sanırım artık bizim birbirimizden kopmayacağımızı anlayan eski karım, bazı maddi bedeller karşılığında boşanmayı kabul etti. Sonunda boşandım. Ve Nazlı’m ile birlikte 20 Ekim 2001 tarihinde imzalarımızı atmak için Çankaya Evlendirme Dairesine gittik. Çok çok mutluyduk….

 

 

 

Cesaret ve Kararlılık…

Birbirimizi bulmanın ve aşık olmanın heyecanı içinde günler akıp gidiyordu. Gündüz işlerimize gidiyorduk, parmaklarımız telefonlarımızın tuşlarından pek ayrılmadan. Eğer ben iş gezilerim nedeniyle Ankara dışında değilsem mutlaka akşamları Nazlı’ma uğruyordum. Özlem giderme, sıcak sohbetler, bazen Aydınyavuz evdeyse Scrabble oynamamız birlikte, büyük bir mutluluk, sevinç anları… Daha dün gibi hatırlıyorum… Ne muhteşem günlermiş. Sonra geceyarısına doğru benim, Güner halamın evine gitmek üzere Nazlı’mdan ayrılmak zorunda olmam. Bir şeyi daha hatırlıyorum çok iyi; tam evden ayrılacağım sırada “Anne, neden Murat gitmek zorunda, televizyon odasındaki çek-yatta kalamaz mı?” deyişi defalarca Aydınyavuz’un. Henüz 11 yaşındaydı o günlerde ve o çocuksu masumiyetini henüz kaybetmemişti, Nazlıcığımın biricik, çok sevdiği oğlu. Aslında bu evrende pek sık görülmeyen bir mucizeyi yaşıyorduk. Bunu bugün o kadar rahatlıkla söyleyebiliyorum ki bizim eski deneyimlerimize bakarak ve etrafımızdaki insanları gözlemleyerek.

Bütün bunlar olurken bir yandan da bizim dışımızdaki dünyanın acımasız, soğuk ve karanlık çarkları dönmeye başlamıştı. Ben bir avukat aracılığı ile derhal boşanma davasını açmıştım. Başta sanki herşey karşılıklı anlaşma suretiyle fazla uzamadan bitecek gibi görünüyordu. Fakat Nisan ayı içinde anlaşıldı ki başta boşanmayı kabul eden eski karım anlaşmalı boşanmayı kabul etmeyeceğini söyledi. Kendisini iyi tanırım, bu onun sadece özgür iradesi ile aldığı bir karar olamazdı. Nazlı’mın eski kocası ile işbirliğine girmişti. İlk önce Aydınyavuz üzerine oyunlar kurmaya başladılar, haftasonları babasının yanında kalan Aydınyavuz eve geri döndüğünde “Anne, babam aslında seni çok seviyor. Murat da oğlunu terk etmiş, hiç iyi bir baba değilmiş” demeye başlamıştı. Bütün bu konuşmaların ve sonrasında yaptığımız açıklamaların tek şahidi sevgili Münevver oldu. Nazlı’mın o günlerdeki en yakın arkadaşı, sırdaşı…

Benimle tanışmasından sonra olumlu bir tavır sergileyen Nazlı’mın babası, boşanma davasını açtığımı bilmesine rağmen, Mayıs ayı başlarında Nazlı’ma telefon etmiş ve evli bir adamla birlikte olduğunu, bunun kabul edilemez bir durum olduğunu söylemişti. Bu Nazlı’mın çok sevdiği babasından aldığı ilk darbe oldu. Fakat ne şanslıydık ki Nazlı’mın Çanakkale’de yaşayan Tombiş halası ve yine hala dediği, Güven’i (Selma Güven) vardı. O iyi insanlar hem beni yakından tanımak hem de Nazlı’yı görmek için bizi Çanakkale’ye davet ettiler. Sevinerek kabul ettik. 19 Mayıs tatili vardı, önce Nazlı’mın Karşıyaka mezarlığındaki anneciğini ziyaret ettik, sonra yola koyulduk. Kuzeni Selma Güven benim için Akol Otel’de oda ayırtmıştı. Sabahları rahmetli Tombiş’in hazırladığı nefis kahvaltılara yetişmek için otelden aceleyle ayrılıyordum. İlk görüşte kanlarımız birbirine ısınmıştı. Çok iyi insanlardı. Ne güzel bir tatil olmuştu. Daha önce hiç görmediğim Çanakkale Abidesini görmeye gitmiştik hep beraber. Çok mutluyduk.

Geçen sene, 2017 nin Haziran ayında Nazlı’m tekrar Çanakkale’yi, o çok sevdiği yerleri, çok sevdiği Güven’ini görmek istedi. O sıralar daha hastalığının bu kadar ileri evreye ulaştığını bilmiyorduk. İçine doğdu herhalde canım’ın, tekrar son kez gördü, yaşadı, büyük sevinçle, Abide’yi, şehitlikleri, Kilitbahir’i, Donanma’da çay içmeyi, kordonda dolaşmayı, kıyıda balık yemeyi ve Güven’i ile sohbet etmeyi….Ne kadar mutlu ve gelecekten umutluyduk… Hiç aklımıza bile gelmiyordu oradayken, bu rüyanın 6 ay içinde sona ereceği…

Daha sonra 2000 yılının Haziran ayı sonunda okullar kapanınca, Aydınyavuz’u da alıp tekrar Çanakkale’ye döndük. Bu defa hep beraber, Tombiş ve Güven’in Çanakkale’nin o çok şirin sokaklarının birinde, ağaçlar arasında kalan, sımsıcak evlerinde kalıyorduk. Babası Nazlı’mın pek arkasında değildi o günlerde ama olsun, çok sevdiği başka insanlar vardı. Bir kaç gün kaldıktan sonra, daha önceden planladığımız gibi, Bozcaada’ya gitmek üzere yola koyulduk. O günlerde henüz bugünki gibi bilinen bir yer değildi, bu güzel ada. Nazlı’mın çok sevdiği arkadaşı Ebru tavsiye etmişti kalacağımız yeri. Ne güzel bir yerdi Rengigül Konukevi… Ne hoş bir insandı sahibesi Özcan hanım…Dünya tatlısı bir İstanbul hanımefendisi…Özcan hanımın yaptığı reçellerin lezzeti hala damağımda, o arka bahçede asmaların altında hep beraber yaptığımız kahvaltıların neşesi kulaklarımda olduğu gibi…2007 yılında katıldığımız bir turistik tur yolumuzu tekrar Bozcaada’ya düşürdüğünde Nazlı’m ile birlikte Özcan hanımı kısa bir süre için bile olsa ziyaret etmek istedik. Yine o harikulade bahçesinde bulmuştuk onu. Bir kahve içimi kadar sürede hasret giderdik. Çok sevinmişti bizi gördüğüne, hemen hatırladı. Ayrılırken söylediği şu söz hala kulaklarımdadır: “Birbirinizi o kadar çok seviyordunuz ki farketmemek imkansızdı.”

Nazlı’mın hep hayranlık duyduğum özelliklerinden olmuştur, cesaret ve kararlılığı. Çanakkale ve Bozcaada’da geçirdiğimiz harika, Nazlıcığımın deyimiyle “muhteşem” günlerden sonra Ankara’ya döndük. Şimdi anlıyorum ki bu gezi sırasında kararını vermişti. “Bundan sonra Güner halanın evinde kalmana gerek yok. Benimle burada bu evde kalmanı istiyorum.” dedi bana, büyük bir cesaret ve kararlılık örneği göstererek. Son nefesine kadar da böyle kaldı birtanem…

Senden o kadar çok şey öğrendim ki hayatım boyunca hayat ışığım, herşeyim, Nazlıcığım… Seni çok çok özlüyorum…..

 

 

 

Mutluluk…

Herşey o kadar hızlı gelişiyordu ki; ben geçmiş hayatıma bir çırpıda veda edip halamın evine yerleşmiştim ve çok mutluydum, Nazlı’m ise hayatının daha anlamlı bir hale geldiğini ve iyi ki benimle karşılaştığını söylüyordu. Artık fırsat bulduğumuz her anı birlikte değerlendiriyorduk, ayrı kaldığımız diğer zamanlarda ise telefon elimizden düşmüyordu. Sürekli aramızda gidip gelen SMS mesajları, saatlerce süren telefon konuşmalarımız. Hatırlıyorum o günlerde maaşımın 1/3 nün telefon faturama gittiğini. Ne harika günlermiş, şimdi geriye doğru dönüp baktığımda… Çok, çok mutluyduk…

Nazlıcığım mutluluğunu etrafındaki sevdikleriyle paylaşmayı o kadar severdi ki. O hafta Kurban Bayramı haftasıydı, Mart ayının ortası, beni evine davet etti, ilk defa. Amacı beni çok sevdiği oğlu Aydınyavuz ile tanıştırmakmış. Ne kadar sevinmişti; Aydınyavuz annesine “iyi bir adama benziyor, anne” dediğinde, ben salonda otururken. Bu sözü hayatı boyunca hatırladı Nazlı’m.

Aradan iki hafta geçmişti, Mart ayının son haftasındaydık yanlış hatırlamıyorsam. Pazar günü Eymir gölü kenarındaki bir kafeteryada otururken, aniden “neden babamı görmeye gitmiyoruz?, hadi gidelim” dedi. Aslında O’nu tanıdığım kadarıyla, bu düşünce kafasında hep vardı. Şimdi uygun zamanın geldiğini düşünmüştü. Hemen telefon etti çok sevdiği babasına, “biz geliyoruz baba!” dedi. Gittik, tanıştık, sohbet ettik. “Biz birbirimizi seviyoruz. Murat boşanma aşamasında” dedi babasına. O zamanlar henüz Muri ismini vermemişti Canım, bana. Sonraki gün yine çok sevinçliydi. Babası ona “iyi bir çocuğa benziyor, medeni cesareti olan” demişti çünkü.

Ne kadar güzel, içinde saf sevgiyi taşıyan günlermiş o günler. Bilmiyorduk ki hemen ertesinde bizim sevgimizi anlayamayan, sadece kin, nefret ve türlü hesaplarla bu beraberliği baltalamaya çalışanların hep beraber harekete geçeceğini.

Olsun biz mutluyduk ya gerisinin hiç önemi yoktu. Az daha unutuyordum. O günlerde Nazlıcığım “hadi bugün iş çıkışı, annemin mezarını ziyarete gidiyoruz” dedi. Beni, çok sevdiği, hayattaki hep iyi şeyleri ondan öğrendiğini söylediği annesiyle tanıştırmak istemişti. Gittik, kabrini ziyaret ettik anneciğinin. Yine ne kadar çok mutlu olmuştu Nazlı’m.

Bu arada etrafımızda o kadar çok iyi insan vardı ki bizim sevgimizi görüp bizim için birşeyler yapmak isteyen. Nisan ayının ilk haftasıydı, beraber ilk şehir dışı gezimizi yapmak istedik. Aklımıza Kapadokya geldi. Arkadaşım Mete’nin kayınpederi Göreme Belediye başkanı olan Fevzi Günal’dı. Hemen gelmek istediğimizi haber verince, ne kadar büyük misafirperverlik, dostluk göstermişti Fevzi Bey. Bizim otelde odamızı ayarlamış, bize rehberlik etsin diye belediyenin bir çalışanını bile görevlendirmişti. Unutulmaz bir “ilk gezimiz” olmuştu.

O günlerde halamın evinde kalıyor, ama her akşam Nazlıcığımı ziyarete geliyordum. Aydınyavuz ile ilişkim ne kadar güzel başlamıştı ilk başlarda. Her akşam ayrılacağım sırada ” Anne, Murat niye burada kalmıyor, televizyon odasındaki çek-yatta kalabilir” derdi. Nazlı’m için ne kadar mutluluk verici bir sözdü bu. Bu günlerin en canlı şahidi, Nazlı’mın can dostu, herşeyini paylaştığı Münevver’di. Nazlıcığımın deyişiyle çok sevgili Müniş’i…

 

 

Yeni Bir Hayata Doğmak

Nasıl o gecenin sonunda, göl kenarında doğan güneş yepyeni taze bir günü müjdeliyorsa, biz de yeni bir hayata doğduğumuzu hissediyorduk. Ne büyük bir şans olmuştuk birbirimiz için ve bunun için şükrediyorduk Tanrı’ya. Ne muhteşem bir mucizeydi ki bu 18 yıl sürdü, Nazlı’mın son nefesini verdiği ana kadar.

Nazlı’mı evine biraktıktan sonra eski karım ile konuşmak için yola koyuldum. Eve vardığımda henüz uyanmamıştı. Biraz bekledim. Uyandıktan sonra ona ilk sözüm şu oldu: “Ben aşık oldum, artık bu şekilde devam edemeyeceğim. Lütfen en kısa zamanda boşanalım. Ne olur beni anlamaya çalış”. Sonra bir bavula bazı kişisel eşyalarımı koydum ve halamın evine yerleşmek üzere evi terkettim.

O sıralar çok mutluyduk, bulutların üzerindeydik, ama intikam, kin ve nefret dolu bir sürecin fitili de ateşlenmişti. Eski karım toplumsal önyargılar, aslında çürümüş olan ahlaki klişeleri de çok iyi kullanarak tüm gücü ile bize karşı saldırıya geçti. O sıralarda Nazlı’m Ankara Üniversitesi Sağlık Eğitim Fakültesi’nde Dekan Yardımcısı olarak görev yapıyordu. Dekan’a ulaştılar ve Nazlı’mı istifaya zorlamasını sağladılar. Nazlı’mın cenaze töreninde duygusal bir konuşma yapan dekan A.T., acaba vicdanen sonradan bir rahatsızlık duydu mu? çok merak ediyorum. Fakat 2004 yılına kadar duymadığına eminim, çünkü o yıl Nazlı’m çok sevdiği Halk Sağlığı bölümüne dönmek için başvuruda bulunmuştu. Fakat o sırada Halk Sağlığı bölümünün de başkanı olan A.T. tarafından bir kez daha engellendi. A.T. hala bize düşmanlık besleyenlerin kuklası olmaya devam ediyordu.

Nazlı’ma her yönden saldırılar geliyordu, eski sevdiği arkadaşları aramaz olmuştu, ama o her zamanki vakur ve dimdik duruşuyla ayakta kalmasını bildi. Hep gurur duydum onunla bu yüzden. Kolay değildi bu az gelişmiş Türk toplumunda, “evli bir adamla birlikte olan kadın” , “kötü kadın” yaftasını hiç umursamadan hayatını sürdürebilmek. Babasına ulaştılar, çürümüş toplumsal değer yargılarını kullanarak, aralarının bozulmasını sağladılar. Ne çok severdi aslında Nazlı’m babasını. Eski kocasını buldular, onu bize karşı kışkırttılar. Ve Nazlı’m çok sevdiği biricik oğlu ile olan ilişkisinde kopma noktasına getirecek sorunlar yaşamaya başladı.

Bütün bunlar olurken bizim yanımızda duran sağlam karakterli, sağduyulu ve en önemlisi vicdanlı akrabalarımız, dostlarımız, arkadaşlarımız da yok değildi. En başta benim ailem bizi hep destekledi, çok sevgili arkadaşımız Münevver Arısoy da hep bizimle birlikte oldu. Bunun yanında Nazlı’nın çok sevgili halası “Tombiş” ile kuzeni Selma Güven’in desteklerini de hep hissettik. Nazlı her zaman minnettar kalmıştı bütün bu iyi insanlara.

Şimdi bugünden bakınca geriye şunu görüyorum ki birbirimizi karşılıklı olarak besleme, geliştirme ve olgunlaştırma sürecine girmiştik. Sanki yaşama olan susuzluğumuzu, her anımızı birlikte geçirerek, hayatımızdaki herşeyi paylaşarak gideriyorduk. Birbirimizi tanımadan önceki benliklerimizden o kadar farklıydık ki artık. Aslında yeniden doğmuştuk…