Biz Birlikteyiz Ya Gerisinin Ne Önemi Var

Artık Tanrısal katta karı-koca olmuştuk birbirimizin gözünde. Umurumuzda değildi belediyenin nikah dairesinde bir deftere imza atmışız ya da atmamışız. Nazlıcığım “ne olacak, en fazla üç yıl sonra gider imzamızı atarız” diyordu. Birbirimizi bulmuştuk ya gerisinin hiç önemi yoktu. Gerçek aşkı ve mutluluğu tüm hücrelerimizde hissediyorduk.

Fakat dışımızdaki hayat o kadar kolay değildi. Uzatıldıkça uzatılan mahkeme duruşmaları, bizim ayrılmamız için her türlü çabayı gösteren insanlar ve kendi dar toplumsal değer yargıları içinde bizim sevgimizi anlayamayıp bizden uzak durmaya karar veren arkadaşlar…

Olsun etrafımızdaki yürekli dostlarımız bize yeterdi. Mutluyduk, hem de çok… Sanki yeniden doğmuştuk da hayatı birlikte keşfediyorduk. Tam anlamıyla birbirimizi hem duygusal hem de zihinsel olarak besliyorduk.

O sıcaklık rekorlarının kırıldığı yaz, 2000 yılının Temmuz ayıydı, Nazlıcığım üzerine titrediği oğlu Aydınyavuz’u bir Avrupa gezisine götürmeye karar verdi. Hep oğlunun Dünya’yı tanımasını, farkındalığının yükselmesini isterdi. Bu nedenle Paris ve Londra gezisinin Aydınyavuz için çok faydalı olacağını düşünmüştü. Gittiler, gezdiler, çok mutlu olarak geri döndüler, anne ve oğul…

Nazlı’mın bir büyük dileği daha vardı. Sevgili oğlu ve benimle aynı çatı altında sevgi dolu bir aile ortamı yaratmak… Bunu çok istemişti. Ama erkek egemen toplumun düşünce kodları ve feodal yapı artığı çağdışı gelenekler, bizim birlikte olmamızı hazmedemeyen etrafımızdaki bazı kişilerin amaçları ile birleşince ne yazık ki hayalini çok kısa bir süre dışında gerçekleştiremedi Nazlıcığım.

Günler haftaları, haftalar ayları takip etti, 2001 yılına geldik. Yaşam o kadar mutluluk dolu geçiyordu ki bizim için, pek umursamıyorduk bile sürüp giden mahkeme duruşmalarını. Yerel mahkeme boşanmama karar vermişti, ama eski karım davayı Yargıtay’a taşıdı. Birkaç ay da öyle geçti.

Aylardan Ağustos olmuştu. İkimizin de daha önce görmediği bir yerlere gitmeye karar verdik. Adrasan’da karar kıldık. Bu gibi durumlarda hep yaptığımız gibi, Sevan Nişanyan’ın Küçük Oteller Kitabı’nı açtık ve gözümüze bir yer kestirdik. “Eviniz” isimli çok şirin bir butik oteldi. Evsahibesi bir İstanbul hanımefendisi, yıllarca Almanya’da yaşamış, Alman olan eşiyle, Behzar hanım. Yatağımızda lavanta çicekleri ile karşılamıştı bizi o kibar hanım. Yine çok şanslı idik, sanki cennete düşmüştük. Geceleri sanki uzanıversek tutabileceğiz gibi duran yıldızların altında, Nazlı’m ile ne hayaller kurmuştuk. O şirin pansiyonun havuz başında, şezlonglarımızda uzanırken. Adrasan’ı, Çıralı’yı, sonradan bir yangında kül olan Kadir’s Tree House Hotel’i, uçsuz bucaksız Olimpos sahilini, hep Nazlı’m ile elele, yeni bir şeyler keşfeden bir çocuğun heyecanıyla yaşamıştık. Daha dün gibi canlı anılarımda hepsi. Şükrediyorum böyle bir mutluluğu yaşadığım için. Iyi ki varsın ve hep oldun ve olacaksın Nazlıcığım.

Ankara’ya dönüşte, Eylül ayının ortaları idi, sanırım artık bizim birbirimizden kopmayacağımızı anlayan eski karım, bazı maddi bedeller karşılığında boşanmayı kabul etti. Sonunda boşandım. Ve Nazlı’m ile birlikte 20 Ekim 2001 tarihinde imzalarımızı atmak için Çankaya Evlendirme Dairesine gittik. Çok çok mutluyduk….

 

 

 

Yorum bırakın