Cesaret ve Kararlılık…

Birbirimizi bulmanın ve aşık olmanın heyecanı içinde günler akıp gidiyordu. Gündüz işlerimize gidiyorduk, parmaklarımız telefonlarımızın tuşlarından pek ayrılmadan. Eğer ben iş gezilerim nedeniyle Ankara dışında değilsem mutlaka akşamları Nazlı’ma uğruyordum. Özlem giderme, sıcak sohbetler, bazen Aydınyavuz evdeyse Scrabble oynamamız birlikte, büyük bir mutluluk, sevinç anları… Daha dün gibi hatırlıyorum… Ne muhteşem günlermiş. Sonra geceyarısına doğru benim, Güner halamın evine gitmek üzere Nazlı’mdan ayrılmak zorunda olmam. Bir şeyi daha hatırlıyorum çok iyi; tam evden ayrılacağım sırada “Anne, neden Murat gitmek zorunda, televizyon odasındaki çek-yatta kalamaz mı?” deyişi defalarca Aydınyavuz’un. Henüz 11 yaşındaydı o günlerde ve o çocuksu masumiyetini henüz kaybetmemişti, Nazlıcığımın biricik, çok sevdiği oğlu. Aslında bu evrende pek sık görülmeyen bir mucizeyi yaşıyorduk. Bunu bugün o kadar rahatlıkla söyleyebiliyorum ki bizim eski deneyimlerimize bakarak ve etrafımızdaki insanları gözlemleyerek.

Bütün bunlar olurken bir yandan da bizim dışımızdaki dünyanın acımasız, soğuk ve karanlık çarkları dönmeye başlamıştı. Ben bir avukat aracılığı ile derhal boşanma davasını açmıştım. Başta sanki herşey karşılıklı anlaşma suretiyle fazla uzamadan bitecek gibi görünüyordu. Fakat Nisan ayı içinde anlaşıldı ki başta boşanmayı kabul eden eski karım anlaşmalı boşanmayı kabul etmeyeceğini söyledi. Kendisini iyi tanırım, bu onun sadece özgür iradesi ile aldığı bir karar olamazdı. Nazlı’mın eski kocası ile işbirliğine girmişti. İlk önce Aydınyavuz üzerine oyunlar kurmaya başladılar, haftasonları babasının yanında kalan Aydınyavuz eve geri döndüğünde “Anne, babam aslında seni çok seviyor. Murat da oğlunu terk etmiş, hiç iyi bir baba değilmiş” demeye başlamıştı. Bütün bu konuşmaların ve sonrasında yaptığımız açıklamaların tek şahidi sevgili Münevver oldu. Nazlı’mın o günlerdeki en yakın arkadaşı, sırdaşı…

Benimle tanışmasından sonra olumlu bir tavır sergileyen Nazlı’mın babası, boşanma davasını açtığımı bilmesine rağmen, Mayıs ayı başlarında Nazlı’ma telefon etmiş ve evli bir adamla birlikte olduğunu, bunun kabul edilemez bir durum olduğunu söylemişti. Bu Nazlı’mın çok sevdiği babasından aldığı ilk darbe oldu. Fakat ne şanslıydık ki Nazlı’mın Çanakkale’de yaşayan Tombiş halası ve yine hala dediği, Güven’i (Selma Güven) vardı. O iyi insanlar hem beni yakından tanımak hem de Nazlı’yı görmek için bizi Çanakkale’ye davet ettiler. Sevinerek kabul ettik. 19 Mayıs tatili vardı, önce Nazlı’mın Karşıyaka mezarlığındaki anneciğini ziyaret ettik, sonra yola koyulduk. Kuzeni Selma Güven benim için Akol Otel’de oda ayırtmıştı. Sabahları rahmetli Tombiş’in hazırladığı nefis kahvaltılara yetişmek için otelden aceleyle ayrılıyordum. İlk görüşte kanlarımız birbirine ısınmıştı. Çok iyi insanlardı. Ne güzel bir tatil olmuştu. Daha önce hiç görmediğim Çanakkale Abidesini görmeye gitmiştik hep beraber. Çok mutluyduk.

Geçen sene, 2017 nin Haziran ayında Nazlı’m tekrar Çanakkale’yi, o çok sevdiği yerleri, çok sevdiği Güven’ini görmek istedi. O sıralar daha hastalığının bu kadar ileri evreye ulaştığını bilmiyorduk. İçine doğdu herhalde canım’ın, tekrar son kez gördü, yaşadı, büyük sevinçle, Abide’yi, şehitlikleri, Kilitbahir’i, Donanma’da çay içmeyi, kordonda dolaşmayı, kıyıda balık yemeyi ve Güven’i ile sohbet etmeyi….Ne kadar mutlu ve gelecekten umutluyduk… Hiç aklımıza bile gelmiyordu oradayken, bu rüyanın 6 ay içinde sona ereceği…

Daha sonra 2000 yılının Haziran ayı sonunda okullar kapanınca, Aydınyavuz’u da alıp tekrar Çanakkale’ye döndük. Bu defa hep beraber, Tombiş ve Güven’in Çanakkale’nin o çok şirin sokaklarının birinde, ağaçlar arasında kalan, sımsıcak evlerinde kalıyorduk. Babası Nazlı’mın pek arkasında değildi o günlerde ama olsun, çok sevdiği başka insanlar vardı. Bir kaç gün kaldıktan sonra, daha önceden planladığımız gibi, Bozcaada’ya gitmek üzere yola koyulduk. O günlerde henüz bugünki gibi bilinen bir yer değildi, bu güzel ada. Nazlı’mın çok sevdiği arkadaşı Ebru tavsiye etmişti kalacağımız yeri. Ne güzel bir yerdi Rengigül Konukevi… Ne hoş bir insandı sahibesi Özcan hanım…Dünya tatlısı bir İstanbul hanımefendisi…Özcan hanımın yaptığı reçellerin lezzeti hala damağımda, o arka bahçede asmaların altında hep beraber yaptığımız kahvaltıların neşesi kulaklarımda olduğu gibi…2007 yılında katıldığımız bir turistik tur yolumuzu tekrar Bozcaada’ya düşürdüğünde Nazlı’m ile birlikte Özcan hanımı kısa bir süre için bile olsa ziyaret etmek istedik. Yine o harikulade bahçesinde bulmuştuk onu. Bir kahve içimi kadar sürede hasret giderdik. Çok sevinmişti bizi gördüğüne, hemen hatırladı. Ayrılırken söylediği şu söz hala kulaklarımdadır: “Birbirinizi o kadar çok seviyordunuz ki farketmemek imkansızdı.”

Nazlı’mın hep hayranlık duyduğum özelliklerinden olmuştur, cesaret ve kararlılığı. Çanakkale ve Bozcaada’da geçirdiğimiz harika, Nazlıcığımın deyimiyle “muhteşem” günlerden sonra Ankara’ya döndük. Şimdi anlıyorum ki bu gezi sırasında kararını vermişti. “Bundan sonra Güner halanın evinde kalmana gerek yok. Benimle burada bu evde kalmanı istiyorum.” dedi bana, büyük bir cesaret ve kararlılık örneği göstererek. Son nefesine kadar da böyle kaldı birtanem…

Senden o kadar çok şey öğrendim ki hayatım boyunca hayat ışığım, herşeyim, Nazlıcığım… Seni çok çok özlüyorum…..

 

 

 

Yorum bırakın