Bir rüyanın başlangıcı

Yıl 1999, hani o büyük depremlerin insanların hayatlarını altüst ettiği sene, farkında olmadan biz de, bizi birbirimize kavuşturacak olan yolların taşlarını döşemekteymişiz. Nazlı’m 1999 un Mart ayında biten mutsuz bir evliliğin kalıntılarından kurtulmaya çalışıyor ve çok sevdiği oğlu Aydınyavuz ile birlikte kendine yeni bir hayat kurma gayreti içindeydi. Sonradan bana söylediği gibi, yazın çok sevdiği Çesme’deki yazlıkta okuduğu bir kitaptan esinlenerek, sürekli “ruh eşini” çağırmaktaymış. Bana hep söylerdi: “Seni çağırdım ve geldin!”

Bizim birbirimizi bulmamızı sağlayan bir ortak noktamız varmış. Ikimizin de bir kişisel gelişim platformu ile bağımız vardı o sıralar. Ben 1996 da katılmıştım ama “defter yazma” görevini savsakladığım için atılmak üzereydim ve toplantılarına uzun bir süredir gitmiyordum. Ve Kasım 1999 a kadar yazma işini bitirmek zorunda olduğum için o yaz harıl harıl yazıyordum. Tıpkı Nazlı’m gibi. O da 1999 başında bu oluşuma katılmış ve her zaman çok aceleci olduğu için, o Yaz defter yazma işini bitirmeye karar vermişti. Sonradan oğrendim ki Nazlı’m benden çok önce işini bitirmişti. Ben ancak Kasım ayı ortasında bitirebildim ve toplantılara katılma iznini aldım.

Ve rüya Aralık ayında başladi. Önce toplantı salonunda kısa sohbetler, sanki birbirimizi hep tanıyormuşuz gibi. Sonra çok iyi hatırlıyorum, 14 Ocak 2000 akşamı aynı oluşumdan bir arkadaşın evinde tekrar karşılaşma. Salona girdiğinde sanki güneş doğuyor hissine kapılmıştım. O gece onun da aklından geçen; “ne kadar hoş bir çocuk, ama parmağında yüzük var, tüh” olmuş. Daha sonra aklımda hep Nazlı’m, yine bazı arkadaş toplantılarında bir araya gelmeler. Ama bir türlü içimden geçenleri Nazlı’ma söyleyemiyordum cesaret edip de.

Fakat Şubat ayinin son haftasi idi, telefon ettim nihayet. “Bir öğlen yemeği yiyelim mi birlikte” diye sordum. Nazlı’m “yok olmaz, hiç vaktim olmuyor öğlenleri, haftasonu olabilir ama” dedi, mutluluktan uçuyorum o siralar. 4 Mart 2000 Cumartesi akşamı ODTÜ Vişnelik’e gitmeye karar verdik. O akşam Nazlı’mı arabamla evinden almaya gelirken, oturacağı koltuğa tek bir gül goncası koymuştum. Arabaya binerken farketti, “bu nedir?” dedi. “Sadece senin için” dedim. Hala o gül goncası evimizde duruyor. Nazlı’m sakladı hepsini….

O Nazlı’m ile geçen muhteşem akşam yemeğinden sonra anladim ki aşık olmuştum. Mideme giren krampları, nefes almamdaki zorlukları, baş dönmelerini daha dün gibi hatırlıyorum. Pazartesi günü işyerime gittiğimde, Halkbank inşaat müdürlüğünde çalışıyordum o sıralar, arkadaşlarım ben de bir değişiklik olduğunu farkettiler. Sordular hemen. Nazlı’ma aşık olmak böyle bir şeymiş demek ki….

Yorum bırakın